Gent hayatımda gördüğüm en cici şehirlerden biri. Dünyayı gezdikçe birçok şehir birikiyor bende. Artık yeni bir uğraşım daha var. Kardeş şehir seçmek. Gent’ e geldiğimde sanki Hollanda’nın Delft şehrine gelmiş gibi oldum. Öyle çok birbirine benziyorlar ki hemen iki şehri kardeş şehir ilan ettim 🙂

Gent “ganda“ isminden geliyor yani iki nehrin kesiştiği yer demek. Bu nehirlerin adı Lys ve Scheldt. Şehir oldukça küçük nüfusu da az. Şehirde oldukça fazla sayıda Türk yaşamakta. Ama hayatlarından memnun değiller pek. Karın tokluğuna çalıştıklarını söylüyorlar ve her geçen gün üzerlerindeki baskının arttığından söz ediyorlar.

Şehrin tarihine gelince 600 lü yıllarda bir azizin gelip bu bölgeye bir manastır kurmasıyla başlamış her şey. Sonra Avrupanın önde gelen şehirleri arasına girmiş burası. Sonraki dönemlerde de bir gerileme devri başlamış ve bugünlere gelmiş. Şehirde orta çağdan kalma birçok mimari yapı bulunmakta. Ve en çok ilgimi çeken konu da bu minicik şehirde üç tane şatonun varlığı. Yüzüklerin Efendisi filmini burda çekseler olurmuş 🙂

Bu şatolardan birincisi Gravensteen.. Kontların Şatosu anlamına geliyor. O dönemin ileri gelen kontlarından Philip biraz güç gösterisi yapmak için inşa ettirmiş bu şatoyu..Ama ben olsam daha şık bir yapı yaptırırdım 🙂 Kalenin birçok bölümü var..Bazı odalar müzeye çevrilmiş. İçeride işkence odaları eski kıyafetler eşyalar ve giyotinler bulunmakta. Kale çok büyük. Buram buram orta çağ kokusu geliyor insanın burnuna. Böyle gotik yerler nedense çekiyor beni. Oturup senaryo falan yazasım geliyor 🙂 Şato ile vedalaşıp şehir gezime devam ediyorum.

St.Veerle meydanı uğramanız gereken yerlerden biri. Özellikle waffle ve çikolatalarını denemelisiniz. Bu meydan oldukça kalabalık. Meydanın ortasında kocaman bir anıt var. Meydanda birçok kafe restorant ve hediye dükkanları – gift shop’lar mevcut. Molanızı burada vermeniz tavsiye edilir.

Nehir kıyısında dolaşırken cicili bicili kırmızı tuğlalardan yapılmış sevimli birçok ev görüyorum. Evlerin ilk katlarındaki kapılar nehre açılıyor.Bu evler bana hep ilginç gelmiştir. Düşünsene sabah uyanıyorsun daha doğrusu uyanamamışsın kapıyı açıp biraz hava alayım diyorsun bir adım atıyorsun ve nehirdesin 🙂 Aslında renkli bir yaşam sürdürmek için tercih edilebilir bu evler 🙂 Hatta nehir turuna katılan turistleri çevirip pasta börek satarak da geçiminizi sağlayabilirsiniz 🙂

Şehir turuma devam ederken baya şenlik bir caddeye geliyorum. Burası şehrin merkezi. Korenmarkt meydanı. Meydan çok renkli. Mutlaka uğranması gereken yerlerden biri.

Korenmarkt meydanının sağında ünlü St. Michael Köprüsü var. Bu ortaçağdan kalma köprüde harika yansıma fotoğrafları çekebilirsiniz. Ayrıca martılar da oldukça fazla olduğundan fotoğraf karelerinize güzel bir hava katıyor. Köprüden bakıldığında nehir üzerinde kurulan minik limanı da görebilirsiniz. Köprüden geçip St.Michael Kilisesine ulaşabilirsiniz. Ayrıca St.Nicholas ve St.Bavo’s Katedrali de bu köprüye çok yakın. Ortaçağdan kalma bu büyülü yapılar 15.yy civarında inşa edilmiş. Ben en çok Belfry kulesini sevdim. İsmi de çok hoşuma gitti 🙂 Hani gel sana kiralayalım deseler sevinçten uçarım herhalde havalara 🙂

14.yy da yapılmış bu kule şehrin bağımsızlık ve güç göstergesiymiş. Tepesinde yer alan ejderha figürü var. Bu ejderhanın şehri koruduğuna inanılıyor .Çok büyük çanları var bu kulenin. Hani sürekli çalsan sesi şehirdeki herkesi kaçıracak derecede 🙂 Kule önemli bir yere sahipmiş. Şehir sürekli buradan gözetlenir ve kontrol altında tutulurmuş ayrıca evlilik ölüm ilanları da buradan yapılırmış. O değil de çok güzel kitap okunur bu kulede. Bir daha dünyaya gelirsem kule bekçisi olacağım 🙂

Gent, Brugge ve Brüksel’in ortasında kalmış fazla popüler olamamış bir şehir. Bence dolu dolu bir gün bu sevimli şehre ayrılmalı. Geniş zamanlarda mis kokulu sade şekersiz bir kahve içilmeli 🙂 Sessiz sessiz akan nehir doyasıya izlenmeli..Gent’i es geçmeyin derim ben.. Şatoların puslu görüntüleri gizemli hikayeleri bile gitmek için yeterli bir sebep..

Geziniz bol olsun
Sevgilerimle,

mm
Yazan

Bir Yorum Yazın