Yıllar önce ilkokulda öğretmenim dağların patladığını, lavların çıktığını ve siniri geçen dağın sonra da üzerinde bir krater gölü oluştuğunu söylemişti. Kafamı çevirip camdan görünen dağa baktım sonra da öğretmenime. Her halde dedim yaşlılıktan konuşuyor dedem de böyle konuşuyor diye düşündüm. Eve gidip Fen Bilgisi öğretmeni olan babama sordum. Uzunca bir dersin ardından inandım. Ertesi gün çantamı toplayıp kapıda dikildim ben yanardağa gitmek istiyorum diye. Annem tabii bu duruma delirdi 🙂 Bir türlü vazgeçiremediler beni. Sonra da babamla baya bir yürüyüşün ve dersin ardından o patlayan dağların çooook uzaklarda olduğunu idrak ettim. O gün dedim ki tüm yanardağlara gideceğim 🙂

İşte o gün gelmişti. Yanardağları ile meşhur Endonezya’da çok fazla sayıda hayalimi gerçekleştireceğim dağ vardı. Bromo ve Ijen yanardağları için Malang şehrine geldim. Önce kendim gitmeye karar verdim sonra baktım ki tur şirketlerinin verdiği fiyat neredeyse benim hesapladığım bütçe ile aynıydı. Geriye tur şirketi bulmaya gelmişti.

Gece on bir gibi kaldığım otelden alındım ve trafiğe bağlı olarak en az 3 en fazla 4 saat sürecek olan yolculuğuma başladım. Mount Bromo Milli parkına ulaştığımızda arabayı bir kenara bırakıp 4×4 jeeplere geçtik. Çünkü bu araba ile o yokuşu tırmanmak neredeyse imkânsızdı. Ve şunu da belirtmeliyim ki hayatımda hiç o kadar çok 4×4 ‘ü bir arada görmemiştim. 4×4 ile kısa ve sarsıcı bir tırmanışın ardından seyir noktasına ulaşıyoruz. Ve güneşin doğuşunu beklemeye başlıyorum. Önümde kapkara bir şehir var. Önce diyorum ki bu şehri mi izleyeceğim. Dağları göremeyince üzülüyorum.  Bir süre sonra güneş yükselip çevredeki dağlar ortaya çıkınca sevincimden deliye dönüyorum. Seyir tepesinin sağ tarafındaki manzara gerçekten muhteşem. Aktif olan dağlardan çıkan minik beyaz duman kümeleri salına salına gökyüzüne yükseliyor aynı zamanda da güneşin ilk ışıkları dağın bütün eteklerini kırmızıya boyuyor ve çevresindeki sisleri yavaş yavaş renklendiriyordu. Hayatımda yaşadığım en büyülü anlardandı. Dalıp gittim uzun uzun izledim bu muhteşem manzarayı. Dağın çevresinde kapkara bir alan vardı. Lavların yolları simsiyah şekiller almıştı. Karartının bittiği yerlerde ise yeşillikler göz kamaştırıyordu. Ağaçlar yaprakları usul usul salınıyordu. Bir yanardağın kenarında bir ağaç olmak. Olabilmek. Bıçak sırtında en güzel yeşillere bürünmek bürünebilmek. Rüzgarlarda dans etmek neşesinden hiçbir şey kaybetmemek.  Elimdeki kahveyi yudumlarken uzun uzun düşündüm bunları ve büyülü manzaranın içinde kayboldum.

Güneşin doğuşunu izledikten sonra jeeplere atlayıp bu sefer Bromo Dağının kraterine tırmanmak için gene yollara düştük. Jeep ile yolculuğumuz 40 dk civarı sürdü. Oldukça kötü bir yoldu. İçim dışıma çıktı desem yeridir 🙂 Vardığımızda ise kalakaldım. Ortalık mahşer yeri gibiydi. O kadar çok toz vardı ki hiçbir şey doğru dürüst seçilemiyordu. Bir taraftan atlar koşuyor bir taraftan satıcılar diğer taraftan motorlar. Çok fazla insan vardı. Dağın çevresinde yanardağının küllerinin kapladığı çok büyük bir alandı burası. Ve ben o kratere çıkmak için yürümeye başlamalıydım. Yürüdükçe daha inanılmaz bir hal almaya başladı. Çünkü toz ve küller ağzımı ne kadar kapatırsam kapatayım ağzıma giriyordu. Yolda yürümek ise ayrı zordu. Toprak yumuşak olunca ayağım sürekli batıyordu. Çevremden sağımdan solumdan sürekli atlar geçiyordu. Aman allahım dedim nereye geldim ben 🙂  Yolda giderken tüm bu mahşerin ortasında  dikilen tapınağa şaştım kaldım. Çevrede neredeyse hiç yeşillik yok her yer kül ve toz hatta bunları da geçin yanardağı eteğindesin 🙂 Bıçak sırtında yaşamak gibi bir şey sanırım. Nasıl bir cesaret. Düşünsenize gece ıssız sessiz bu kül çölünde uzanıyorsunuz duyduğunuz sadece yanardağının sesi. Gerçekten ürpertici. Yavaş yavaş dağa çıkan merdivenlere ulaştım ve çıkmaya başladım. Arada arkama dönüp baktığımda manzaraya şaşırıyor sonra biraz daha çıkıyor sonra tekrar arkama baktığımda tekrar şaşırıyordum. Ve her defasında fotoğraf çekmek istiyordum 🙂  Kratere ulaştığımda ise manzara gerçekten muhteşemdi. Kratere mi baksam yoksa manzaraya mı baksam karar veremedim. Oturacak bir yer bulup biraz soluklandım. Krater yavaş yavaş dumanlarını püskürtüyordu beyaz dumanlar salına salına yükseliyordu. İçerisine atılan çiçekleri gördüm. İnsanlar kaybettikleri insanlar için getirirlermiş bu çiçekleri. Kraterin sonsuzluğa açıldığını düşünüyorlar. Yere düşmüş ezilmiş minik bir çiçek bulup ben de attım. Umarım gereken yere ulaşmıştır. Kraterin çevresinde biraz yürüdüm. Yükseklik korkusu olan yaşlı teyzeme yardım edeceğim diye de uçurumu boylamaktan ucuz kurtulmamı saymazsak yukarısı gerçekten çok zevkliydi. Hayatınızda bu heyecanı mutlaka tatmalısınız.

Kraterden inip yavaş yavaş jeepin yanına doğru yürüdüm. Ağzım yüzüm kulaklarım burnum küllerle dolmuştu. Şu an buz gibi bir duş ne iyi olurdu 🙂 Jeep bizim grubu alıp arabamızın yanına bıraktı. Ve güzel bir kahvaltı sonrası gene yollara düştük. İjen dağına tırmanmak için dağa yakın bir hotele gitmemiz gerekiyordu.

Dört saate yakın bir yolculuk sonrasında otelimize vardık ve odalarımıza yerleştik. Gece on iki de toplanacağımızı söyleyen rehber beni hayal kırıklığına uğrattı. Oysaki bir gece önce hiç uyumamıştım ve uyumak istiyordum. Odama yerleştim. Saat on iki de hazır ve heyecanlıydım. Ijen Dağı beni bekliyordu. Gece gitmemiz gerekiyordu dağa. Çünkü dağdaki mavi alev sadece gece izlenebiliyordu. Mavi lavlarla bir dergide karşılaşmıştım. İnanılmaz etkilenmiştim. İşte o gün bu gündü. Yola koyulduk iki saatlik bir yolculuğun ardından Ijen Milli Parkı içerisindeydik. Orada oturup tur rehberimizin gelmesini bekledik. Hava oldukça soğuk ve bu tırmanış için gaz maskesine ihtiyacınız var. Buralara kadar mont taşımak zorunda değilsiniz mont kiralamak için yerler zaten var. Ücretleri de beş dolar falan. Maskelerinizin ise kaliteli olmasına dikkat edin. Çünkü Kraterde gerçekten zorlu anlar yaşayacaksınız. Maskeler rehberler tarafından ücretsiz veriliyor. Ama yukarıya çıkmadan önce rehberinizden alıp maskenizi kontrol etmenizde yarar var.

Rehberimiz gelip hazırlıklar tamamlanınca yürüyüş başladı. Gece yürüyüşü için iyi bir kafa feneri şart. Bunu unutmayın. Tırmanış kolay değil hele ki gecenin o saatlerinde çok zor. İki saate yakın bir tırmanışın ardından dağa ulaşıyoruz. Bu seferde iniş yapıp dağın krater bölümüne inmemiz gerekiyor. Yollar oldukça kaygan ve tehlikeli. İniş yolunda çok dikkatli olmakta yarar var. Bir süre sonra  sülfür kokusu burnuma geliyor. Öyle rahatsız edici bir koku ki anlatamam. Maskelerimizi takıp inişe devam ediyoruz. Aşağıya indiğimde ise muhteşem bir manzara beni karşılıyor. Masmavi lavları görüyorum ve yanan kıpır kıpır bir mavi. Hayatımda gördüğüm en güzel mavi. Gözlerim kamaşıyor. Karanlıkta dans eden bu ışığı oturup izlemeye başlıyorum. Arada rüzgar ters esip hepimizi sülfüre boğuyor öksürmeler başlıyor. Rüzgar bu sefer yön değiştirip mavi alevleri canlandırıyor işte asıl mucizevi görüntü o zaman çıkıyor. Hayatımdaki en güzel anlar heybeme bir yenisini daha ekliyorum. Güneşin yavaş yavaş doğması ile mavi alevi artık göremiyorum. Demek ki bazı güzellikler karanlıklarda ortaya çıkıyormuş . Böyle zamanlarda felsefe yapmayı çok seviyorum 🙂  Hatta biraz daha abartmak istiyorum 🙂 Lotus çiçekleri bataklıklarda açarlar ama dünyada görüp görebileceğiz en güzel ve en temiz çiçeklerdir. Birazcık toz gelse bile yapraklarına hemen kapanıp temizlerler kendilerini. Ve sadece güneşin doğuşunda tam olarak açarlar. Ve günü tüm enerjileri ile selamlarlar. Ben bunları düşünürken ve mavi alevlerin son kalanlarını gözlerimle yakalamaya çalışırken zümrüt yeşili bir renk gözüme çarpıyor. Bir sürpriz daha. Burada böyle büyüleyici bir krater gölünün olabileceğini beklemiyordum. Hemen gölün kenarına inip suyu inceliyorum. Sülfür madenleri ise yavaş yavaş belirmeye başlıyor. Gölün üzerindeki sis ise kalsam mı gitsem mi diye düşünürken Allahım ben nerdeyim diyorum J  Bu renk bir göl hiç görmemiştim. Su öyle temizdi ki içinde canlı yaşayıp yaşamadığını anlamak için uzunca bir süre suyu inceledim. Ama bir şey göremedim. Sülfür madenlerinin yanına gittiğimde ise kocaman sapsarı sülfür bloklarını gördüm. Ve bunları taşıyan işçileri. Artık bu kokuya o kadar alışmışlar ki maske takma gereği bile duymuyorlar. Ben ise maske ile zor nefes alıp veriyorum. Bunca yokuşu bu kocaman sülfür bloklarını taşıyarak geçimlerini sağlayan işçiler günde sadece 10 dolar kazanabiliyorlar. Yaptıkları iş hem çok riskli hem de sağlıkları tehlikede. Bu durum beni inanılmaz üzüyor. Gezi bitiyor artık yavaş yavaş kraterden yukarıya tırmanmaya başlıyoruz.Zorlu yokuşu  çıkarken bir işçi sülfürden yaptığı minik bir çiçek uzatıyor bana. Kan ter içinde kalmış o yaşlı yüzü görünce gözlerim dolu dolu oluyor ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Cebimdekileri uzatıyorum adama. İçinden sadece küçük bir miktar alıp kalan parayı geri verip avuçlarıma çiçeği bırakıyor. O çiçek şimdi kitaplığımın en güzel yerinde. Ona baktıkça var olmamızın sebebinin sadece kendimiz için değil başkaları için de yaşam desteği olmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu konu ile ilgili birçok sivil toplum kuruluşuna mailler attım. Çok yakın zamanda da sosyal hesaplarımdan imza kampanyası başlatacağım. Hiç değilse çalışma şartları iyileştirilsin ve ücretleri bir insana yakışır şekilde düzenlenebilsin. Güzel şeyler yapabileceğimize inanıyorum.

Uzunca bir tırmanıştı ya da bana uzun gelmişti. Uykusuzluk, açlık dumanlar hepsi bir aradaydı. Ama bu kadar zorluk bu güzel manzaraya azdı bile. Yokuşu çıktığımda ise sülfür madenlerinden çıkan dumanların gölün rengi ile harmanlandığı ve bu harmanı çevreleyen sarp kayaların seremonisi beni adeta büyüledi.

Sabah kıvrana kıvrana çıktığım yokuşu şimdi de inme vaktiydi. İnişlerde bazen dizlerim acıdı. Koşarak inmeyi tercih ettim 🙂 Tabi durum böyle olunca gruptaki herkesten önce aşağıya inmiştim. Güzel bir kahvaltıyı ve kahveyi hak etmiştim. Hak edilmiş tembellik dediğim bir kavram var. Bu kavramı ben buldum 🙂 Çok zor günlerde, çok zor yürüyüşler sonrası, zirveler sonrası, yoğun geçen bir hafta sonrası elime kahvemi alıp hiçbir şey yapmamayı çok seviyorum. İşte buna hak edilmiş tembellik diyorum 🙂

Bu güzel tur sonrası şoförüm beni Bali feribotuna bırakıyor. Tabi Bali feribot bileti de fiyata dahil 🙂

Artık dinlenme zamanı. Bali’de bir ay kalacağım. Güzel bir tatil beni bekliyor. Uzun yürüyüşler yoga tropikal meyveler deniz… Bence hak ettim. Yaşasın hak edilmiş tembellik 🙂

Geziniz Bol Olsun
Sevgilerimle,

mm
Yazan

Bir Yorum Yazın