12.yy dan kalma bir riad’ın terasında oturuyorum. Gökyüzünde topak topak  kocaman bembeyaz bulut kümeleri  bana eşlik ediyor. Uzaklarda ise Atlas dağları bana tüm heybeti ile gülümsüyor. Hep derim, bir şehrin içinde dolanmak ile şehri yüksekçe bir yerden izlemek çok farklıdır.

Yükseklerde eliniz hep kaleme gider. Sanki şehrin ruhuna sahip olursunuz. İzledikçe kelimeler kendiliğinden dökülür kağıda. Kaleme de en çok yakışan da kahvedir. Bu ikili kutsaldır benim için. Tomaso Giovanni Alboni ‘nin  Adagio in G minor parçası çalıyor arkadan usul usul. Bir taraftan şehrin sesleri geliyor kulağıma.Bu parçayı tüm coğrafyalarda bir ömür dinleyebilirim.

Kırmızı bir şehri izliyorum. Marakeş. Berberi dilinde Tanrının ülkesi.

Bundan 1200 yıl önce Atlas dağları’nın eteklerinde  Sahra çölü’nün kenarında kurulan bu şehir çok eski uygarlıklara ev sahipliği yapmış. Bulunduğu coğrafi konum ise onu bir kat daha değerli kılmış. Şehrin sokaklarında dolaşırken hem tarihte bir yolculuğa çıkıyorsunuz hem de modern dünyanın izlerini görüyorsunuz. Her şehirde olduğu gibi bu şehir de eski ve yeni şehir diye ikiye ayrılmış. Eski Şehre Medina yeni şehre ise Gueliz. Eski şehir kırmızı kum taşlarından yapılmış bu yapılara aynı zamanda El Hamra da deniyor. El hamra sarayını bilirsiniz İspanya. Endülüs bölgesinde bulunan kırmızı bir saray. El Hamra’nın kelime anlamı da kırmızı kadın, kırmızı güzelliktir. Güzel şehirleri ya da renkli yapıları kadınlarla eşleştirmeleri hoşuma gitmiyor değil 🙂

Jemaa El Fnaa Meydanı ise ortaçağdan kalma bir bir meydan. Sanki tarih ilerlerken bu meydanı unutmuş gitmiş. Öyle canlı öyle hareketli ki kafanızın içindeki karmaşa bile utanıp sonra durup bu karmaşayı izlemeye başlıyor. Yılan oynatıcıları falcılar dövmeciler müzisyenler aktarcılar ve satıcılar.. Her kafadan bir ses çıkıyor. Bir yılana takılıyor gözüm. Öyle alışmış ki güçsüzlüğe gücünün farkında bile değil. Müzik eşliğinde dans ediyor. Görevi bitince karanlık bir hasırın içine hapsediliyor. Tezgahlarda bir çok ot karışımı üzerinde  ölü yarasayı görünce de bir hayli şaşırıyorum. Kadın büyücü olduğunu söylüyor. Sana mutluluk veririm diye bakıyor bana mutsuz gözleri ile.

Önünden geçtiğim tezgahtaki satıcılar sesleniyor arkamdan. Her kafadan bir ses çıkıyor. Bu tantana gece geç saatlere kadar sürüyor. Bu ortaçağdan kalma meydanda yapabileceğiniz en güzel şey, meydanın çevresinde bulunan yüksekçe bir cafe terasında kahve eşliğinde bu sahneyi izlemek bence.

Bu meydanda eski dönemlerde idam törenleri yapılırmış. Bu yüzden bu meydanın adı El Fnaa yani kıyamet meydanı ölülerin buluştuğu yer anlamında. Acı bir tarihe ev sahipliği yapmış olan bu meydanın böyle cıvıl cıvıl olması çok tezat geliyor bana. Belki de bu ayıbı kapatmak için uğraşıyordur yıllar. Bilemeyiz. Meydanın çevresinde Eski Pazar dedikleri sokaklarda akıl almaz bir kalabalık var. Renkler kokular sesler birbirine karışıyor. Benim favorim baharatçılar. Hayatımda hiç görmediğim baharatları burada gördüm. Bak bak doyamadım.Yüzlerce kavanoz hepsi rengarenk. Keşke hepsinin ne işe yaradığını bilebilsem.

Koutoubıa Cami şehrin tam ortasından yükseliyor. Uzaklardan bile kolayca seçebiliyorsunuz bu minareyi. 70 metre uzunluğunda bu yapı 1162 yılında inşa edilmiş. Mimarisi çok farklı olan bu cami diğer mimari eserlere de önderlik etmiş. İspanya’nın Endülüs Bölgesi’nde yer alan mimarilerin çoğuna da benziyor.

Şehrin kuzeyinde bulunan Majorella Bahçeleri  de Marakeş’te ki  karmaşadan sonra biraz dinlenmek için güzel bir lokasyon  bence. Fransız ressam Jacques Majorelle’nin eseri olan bu bahçe 400 den fazla bitki çeşidini barındırıyor. Meditasyon yapmak için birebir bir mekan. Şehirde gezilmesi gereken yerler arasında bulunan Saadian Mezarları da oldukça ilginç bir mimariye sahip.16.yy da kurulan Saadian Hanedanlığı ülkede 1524 1668 yılları arasında hüküm sürmüş ve bu hanedanlığa ait 70 e yakın kişi burada gömülü. Çini işlemeleri ve oymacılık sanatı bol bol kullanılmış. Gene bu yapıya benzer bir yapı olan Bin Yusuf Medresesi de görülmeye değer. 1565 yılında inşa edilmiş bu medrese bir zamanlar Fas’ın en büyük din yüksek eğitim kurumuymuş. 1200 kişi kapasitesine sahip bu okul kocaman bir avlu ve bu avluya açılan odalardan oluşuyor. Mimari olarak oldukça çekici. Sarkıt tavan mimarisi, zellige fayansları ve kufi yazıtlarını sıkça görebilirsiniz.

İmlil ismindeki  minik bir kasabadan bahsetmeden geçemeyeceğim. Burası bir dağın yamacına kurulmuş 12.yy dan kalma şirin bir yerleşim yeri. Marakeş’e 57 km uzaklıkta olan bu köy adeta huzur ve sakinliğin simgesi.

İçerisinde bir de kale barındırıyor. Ayrıca Toubkal Milli Parkına açılan kapı burası. Kuzey Afrika’nın en yüksek dağı olan Diebel Toubkal dağı bu milli parkta bulunuyor. Dağ köyünde tatil yapmak ve biraz da bu tatilinize trekking eklemek isterseniz bu bölgeyi kaçırmayın.

Sorularınız için mail atabilirsiniz .. [email protected]

Geziniz bol olsun

mm
Yazan

Bir Yorum Yazın