Hoi an Vietnam’da en çok keyif aldığım şehirlerden bir tanesi. En güzel tarafı her yere yürüyerek gidebilmeniz ve şehir merkezinin trafiğe kapalı olması. Daha ne ister ki Asya’da bir gezgin.

Vietnam’ın en güzel şehirlerinden biri. Anlamı huzurlu buluşma mekanı, gerçekten de sokaklarında dolaştıkça mutlu oluyor insan. Nehrin kenarında minik sandallar salınıyor. Her yer rengârenk fenerlerle dolu. Her fener ayrı bir dilek demek. Dileklerin uçuştuğu bir masal şehri burası.

Thu Bon nehri çevresinde dizi dizi sıralanmış ikişer katlı Fransız mimarisi ile yapılmış bu evler şehre ayrı bir hava katıyor. Fransızların bunca yolu gelip böyle bir yeri sömürge altına almak istemelerine şaşırmadım doğrusu. Fransa’nın soğuk, boğucu, sıkıcı ve beton havasının yanında burası adeta bir cennet bence.

Hoi An Vietnam tarihinde stratejik bir öneme sahip. Güney Çin Denizi kıyısında olduğu için 16. Ve 17. yüzyıllarda Hindistan Almanya Japonya ve Fransa ‘nın ticaret bölgesi olmuş. Geçmişi 7. Yüzyıla kadar dayanıyor bu şehrin. Güneyasya’nın en iyi korunmuş şehirlerinden biri burası.

Şehir merkezinde bulunan Old City yürüyerek gezilebilir. Old City’de en popüler yerlerden biri Japon köprüsü. Mimarisi çok şık olan bu minik köprü Fransızlar döneminde Japon bir mimara yaptırılmış. Hoi An’daki tarihi evler de görülmeye değer. Bu evlerin bazılarını gezmek ücretsiz, bazıları ise ücretli. Quan Kong ve Phuc Kien görmeniz gereken evlerden bence. Ayrıca çiftlik yaşamını tatmak için de şehirde satılan turlardan alabilirsiniz. Ülke mutfağını tanımak için şehirde kurslar mevcut. Benim gibi aşçılığa düşkünseniz kaçırmamanızı öneririm.

Nehir kıyısında terası olan bir kafe buluyorum kendime. Yoldan gelip geçenleri izlerken bir taraftan da Masala çayımı yudumluyorum. Bu çay Asya’da kahveden sonra benim en iyi arkadaşım. Nepal’de yapmasını öğrenmiştim ama Asyalılar bir başka güzel yapıyor. Cafe çok sevimli, her tarafı rengârenk fenerlerle süslenmiş. Yazmak için her coğrafyada böyle güzel yerler buluyorum. Böyle anları bazen dondurmak istiyorum. İşte o anlarda kelimeler dans ediyor. Kalem artık benim kontrolümden çıkıyor. Sadece akışına bırakıyorum cümleleri. İzleyebileceğiniz en güzel dans işte bu. Yazmak ucu bucağı olmayan masmavi bir özgürlük ve seçilmiş yalnızlıkların en güçlü dostu bence.

Bazı şehirler vardır sizi kendisine bağlar. Hoi An işte böyle bir şehir. Bir türlü gidemiyorum. Bugün üçüncü günüm. Motosiklet kiralayıp Hai Van Pass’dan yani Vietnam’ın dünyaca ünlü motosiklet yolundan geçmeye karar veriyorum. Gerçekten muazzam manzaralar var. Motor kullanmak bazı coğrafyalarda insana mutluluk verir bazı coğrafyalarda ise sıkıntı. Burası kesinlikle beni çok mutlu etti. Motor kiralarsanız An Bang Plajı’na da uğrayın. Şehrin on km dışında olan bu plaj oldukça uzun. Yaz mevsimi yani musonlarda girmek neredeyse imkansız. Dalgalar çok hırçın. Mevsiminde ise çevre otellerde yer bulunmuyormuş. Vietnam’ın en popüler plajlarından biri burası. Mevsiminde gelirseniz uğramayı ihmal etmeyin. Merkezden iki km dışarıda bulunan pirinç tarlaları da muson mevsiminde yemyeşil uzanıyor ardı ardına. Bu yeşil yolda motoru bir kenara bırakıp yürüyorum. En güzel ve sakin yollar, insanlardan uzakta olan yollardır. Her şehir ve her coğrafya için bu geçerlidir. Ve ben en çok o yollarda kaybolmayı seviyorum.

Hoi An gece pazarları ile de ünlü bir şehir. Güneş batınca otelden çıkıp OldCity’e doğru yürüyorum. Öyle kalabalık ki sokaklarda yürümekte zorlanıyorum. Arada çılgınca bastıran Muson yağmurlarının bile bu kalabalığı dağıtmaya gücü yetmiyor. Burada beşinci günüm. Ama hala doyamadım bu şehri gezmeye. Nehir kıyısına geldiğimde gene renk cümbüşünün içinde buluyorum kendimi. Nehrin üzeri neredeyse tamamı rengârenk dilek fenerleri ile kaplı. Sandallar turistleri salına salına nehirde gezdiriyor. Kahkahalar, fotoğraf çektirenler, karelerde güzel görünmek için yüzlerine yapmacık bir gülücük yerleştirenler, çiftler, çift olmaya çalışanlar, yorulanlar, çok parası olup nerede harcayalım diye düşünenler, az bir öğünle aç gezen gezginler, birbirini etkilemeye çalışanlar, ben ile başlayan cümleler, öz güvenini arttırmak için beğeni sayısına muhtaç olanlar, nerede olduğunu durum yapıp gerçekte orda olmayanlar, nerede neyi gezdiğini bilmeyenler, gezmenin fotoğraf çektirmek olduğunu düşünenler, zenginler, fakirler… Bunca insanı izlerken çok yoruluyorum. Sonra bana diyorlar ki neden hep şehirlerden kaçıyorsun. Daha da listeyi uzatabilirim.


Tüm bu manzaranın içerisinde öyle bir kare çarptı ki gözüme donup kaldım. Köprünün ucunda nehir kenarında oturmuş belki de doksan yaşlarında bir kadın. Önünde dilek fenerleri ve mumlar. Herkese elleri titreye titreye dilek fenerlerini vermeye çalışıyor. Onca kalabalığın arasında şık giyimli turistler önünden geçiyor. Onu kimse görmüyor. Ellerini daha da uzağa uzatmaya çalışıyor satın almaları için adeta yalvarıyor. Bu sahneyi izlerken zaman uzuyor aylara senelere dönüşüyor. Bir süre sonra beni fark ediyor. Elindeki dilek fenerini ve mumu bana uzatıyor. Bu kadar sahteliğin içinde sanki tek gerçek oymuş gibi hissediyorum. O anda birden gökten boşalırcasına yağmur yağmaya başlıyor. Tüm insanlar dağılıyor. Yaşlı kadın hiç ayağa kalkmadan kocaman bir şemsiye açıyor. Beni de yanına çağırıyor. Birlikte yağan yağmuru ve kaçışan insanları izliyoruz. Ben ise hayatımda unutamayacağım anları yaşıyorum. Benim için bir mum yakıp feneri o yağmurda nehre bırakıyor. Fener nehrin üzerinde salına salına gidiyor hem de hiç ışığı sönmeden. Kadın titreyen elleri ile ellerimi tutuyor. Ruhumu okuyormuş gibi bakıyor yüzüme. Gözleri doluyor. Gözlerim doluyor. Muson yağmurları daha hızlı yağmaya başlıyor. Dilek fenerleri tek tek batıyor. Mumlar bir bir sönüyor. Kelimeler yoksullaşıyor. Anlamları tek tek eriyor. Gece uzun. Yollar uzun. Yürümek lazım..

Mutluluklarınız Gerçek olsun

Sevgilerimle

mm
Yazan

Bir Yorum Yazın