Sabahın çok erken saatinde Rabat’ın nemli havasında uyanıyorum. Riyadın merdivenlerinden usul usul iniyorum. Dışarı çıktığımda ise mis gibi okyanus esintisi  yüzüme çarpıyor. Sokaklara atıyorum kendimi. Dün insandan geçilmeyen sokaklarda bir ben ve kediler var şimdi. Issız sokaklardan sahile doğru yürüyorum. Kıyıya  ulaştığımda ise dalgalı hırçın bir okyanus karşılıyor beni.

Sahilin kıyısında bulunan deniz fenerine takılıyor gözüm. Dalgalar deniz fenerine öyle hızlı çarpıyor ki, bu çarpmanın etkisi ile metrelerce yükseklere savruluyorlar. Deniz fenerlerinin bu haline hep üzülmüşümdür. Hep gemilere doğru yolu bulmaları için yardımcı olurlar. Fakat dalgalar bu iyiliğe hep hırçınlıkla cevap verir. Yaşam da böyle değil mi? İyiliklerinin karşılığında kötülük gören deniz fenerleriyiz çoğumuz. Güçlü fenerler olacaksak dalgaları sevmek lazım. Dalgalı denizlerde yüzmeyi sakin denizlere nazaran hep tercih etmişimdir. Daha güçlü hissettirir insana kendini. Attığınız kulaçlar hiç değilse bir işe yarar.

Dalgaları izliyorum uzun uzun.  Çok uzaklarda dalgaların arasında kalmış küçük bir tekne kıyıya dönmek için savaş veriyor. Martılar ise teknenin üzerinde daireler çiziyor. Sonra birden hayatım boyunca hiç unutamayacağım anlardan birini yaşıyorum. Dalgalar tam önüme bir kalem sürükleyip bırakıyor. Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemiyorum. Bunun bir işaret olduğunu da biliyorum. Gözlerim doluyor. Kalkıp kalemi alıyorum. Yol gösteren bir çok mucize yaşadığım için kendimi dünyanın en şanslı insanı hissediyorum.

Sahilde bulunan okyanus manzaralı bir cafe takılıyor gözüme. Gidip bir kupa kahve için şansımı denemek istiyorum.  Kapısına vardığımda adam bu saatte ne işin var der gibi bakıyor yüzüme. Kahve diyorum. Anlıyorum seni o hastalardan birisin deyip gülümsüyor bana. Terasa çıkıp ters çevrilmiş sandalyelerden birini düzeltip oturuyorum. Sonra masamda duran kalemi inceliyorum uzun uzun. Hikayesi neydi acaba ? Kahvem geliyor. Sıcacık bir yudum bana öyle iyi geliyor ki kalemi elime alıp yazmaya başlıyorum. İşte şimdi gerçekten nefes almaya başlıyorum.

İçinden nehir geçen şehirleri severim ama içinden hem nehir geçip hem de okyanusun kıyısında olan şehirleri daha çok severim. Bou Regreg Nehri’nin Atlantik Denizi’ne döküldüğü yerde kurulan Rabat Fas’ın başkenti. Fas’ın tüm politik ve idari işleri buradan yürütülüyor. Rabat Fas’ın diğer şehirlerine nazaran daha sakin ve daha güzel. Muhteşem mimari ve zengin bir tarihe sahip olan şehrin bu kadar tarih kokmasının sebebi coğrafi konumu aslında. Eski dönemlerde çok fazla uygarlığa ev sahipliği yapmış  Fenike, Roma, Muvahhid ve Merenid dönemlerinden kalma heykelleri şehrin dört bir tarafında görebilirsiniz.

Eski şehir denilen Medina bölgesi kızıla yakın surlar ile çevrili. Medina’daki evler tamamen beyaza boyanmış durumda. Rabat’a Fas’ın beyaz şehri demelerinin sebebi de bu. Medina bölgesinde bulunan kasbahlarda yani Arap mahallerinde dolaşırken evlerin kapısındaki Hz.Fatma’nın eli dikkatimi çekiyor. Berberi evlerinde ise Berberileri simgeleyen bir işaret var.  Evlerin arası boy boy palmiyeler ile dolu. Tepede yamaca kurulmuş okyanus manzaralı bu evler insanın hayallerini süslüyor. Bu evlerden biri bende olsa bu manzarada ne kitaplar yazardım diye de içimden geçirmeden edemiyorum.

Andalusian Bahçeleri ise görülmeye değer diğer mekanlardan 20.yy da Fransızlar tarafından yaptırılan bu bahçelerin peyzaj ve mimarisi çok güzel. Hele ki o işlemeli kocaman kapılara insanın baktıkça bakası geliyor. Bahçenin içinde manzarası çok güzel olan bir cafe var. Manzarada neler mi var. Nehir, kayıklar, evler, okyanus, sandallar, ağaçlar… seslerde mi ne var tabiî ki dalga sesleri ..

Sale ise Rabat’ın tam karşısında Fenikeli koloniciler tarafından kurulmuş bir yerleşim yeri. Açıkhava müzesi gibi bir yer adeta.  Eğer denize girmeyi seviyorsanız mevsiminde gelip Sale’nin muhteşem sahillerinde zaman geçirebilirsiniz. Zamanında kültürün ve dinin başkaldırı merkezi olan yerleşim yerinin mimarisi ise muhteşem.

Nehirde bir sandal kiralayıp bu eski şehri bir de nehirden görmenizi tavsiye ederim.  Nehrin denize kavuştuğu yere kadar sandallar ile gidebiliyorsunuz. Medina yani eski şehri bu açıdan izlemek gerçekten çok güzel.

Chellah ise Rabat’ta bulunan ortaçağdan kalma antik bir kent. 2012 yılında Unesco Dünya Mirası listesine alınmış. Her yıl burada jazz festivalleri düzenleniyormuş. Jazz severlere duyurulur.

Hassan Kulesi de bir zamanlar dünyanın en büyük camisi yapılması için başlanan fakat sonradan yarım kalan bir cami. Yüksekliği 44 metre olan bu kulenin avlusunda  200’e yakın sütun var. 1195 yılında Yagup al Masur yapımına başlamış. Yıllardır neden tamamlanmamış anlamıyorum doğrusu. Bu avluda aynı zamanda Muhammed V.Mozalesi var. Avlu insanlarla dolu. Sütunların üzerine çıkıp fotoğraf çektiren bile var. Böyle bir alan Avrupa ‘da olsaydı bırakın sütunun üzerine çıkmayı dokunamazdınız bile.

Sevgilerimle

Sorularınız için mail atabilirsiniz .. [email protected]

Geziniz bol olsun,

mm
Yazan

Bir Yorum Yazın