Tag

Featured

Browsing

Hayatımda gördüğüm en güzel mavi. Gözlerim kamaşıyor. Karanlıkta dans eden bu ışığı oturup izlemeye başlıyorum. Arada rüzgar ters esip hepimizi sülfüre boğuyor öksürmeler başlıyor. Rüzgar bu sefer yön değiştirip mavi alevleri canlandırıyor işte asıl mucizevi görüntü o zaman çıkıyor. Hayatımdaki en güzel anlar heybeme bir yenisini daha ekliyorum.

Borobudur Tapınağı dünyanın tek parça ve en büyük tapınağı. Yüzyıllarca Jawa adasının ruhani merkezi olan tapınak 13.yy da islamiyetin adaya gelmesi ile 1500’lü yıllarda kendi haline terk edilmiş. Volkan külleri ve vahşi doğa içersinde kaybolmuş. 1814 yılında Sir Thomas Stanford’un buraya keşfi ile tekrar yaşama döndürülmüş.  1968 yılında da Unesco tarafından koruma altına alınmış.

Sa pa Vietnam’ın kuzeybatısında yer alan Çin sınırına yakın sevimli bir kasaba. Uçsuz bucaksız pirinç tarlalarının bulunduğu Muong Hoa Vadisinde yer alıyor. Bu dağlık bölgede güneydoğu Asya’nın dağda yaşayan yerlileri ve onların ilginç hayatlarını görebilirsiniz. Yaşam çok farklı çok sade ve huzurlu. Doğa sizi kucaklıyor ve yeşilin her tonunda kayboluyorsunuz. Sapa Vietnam’ın en gözde tatil köylerinden bir tanesi. Uçsuz bucaksız pirinç taraçalarını görmek isterseniz eşsiz bir lokasyon. Sapa’ya gitmek için turları tercih edebilirsiniz. Aynı fiyata geliyor neredeyse. Bu kadar kalabalıktan sonra doğaya yeşile kavuşacağım için çok mutluyum 😇 Sapa’ya Sleeping Bus’lar yani yataklı otobüsler ile gideceğim için de ayrıca tedirginim…

Chiang Mai çevresinde yapılacak en güzel etkinliklerden biri de fil bakıcılığı. Dev cüsseli bir o kadar da hassas fillerle zaman geçirmek inanılmaz rahatlatıcı ve eğlenceli. Bu bölgede birçok fil kampı var fakat çoğunda filler çalıştırılıyor ve bazı eğitimler için şiddet görüyorlar. Uluslararası bir kuruluş olan Elephant Nature Park ise bu kampların aksine şiddet görmüş ve ihtiyacı olan fillerin bakıldığı bir organizasyon. Dünyanın bir çok yerinde Filler doğal ortamından uzak olarak çalıştırılıyor. Sirklerde şiddet görüyorlar ya da birçoğu taşımacılık yaparken telef oluyor. Elephant Nature Parka gelmiş olan filler genelde şiddet görmüş ya da iş hayvanı olarak çalıştırıldığı tespit edilmiş olanlar. Bu…

Öncelikle yerel saati bizden iki saat geri bu yüzden uçuşlarınızı, otobüs ve tren biletlerinizi, otel giriş – check in saatlerinizi planlarken bu ayrıntıyı unutmayın Hava temmuz olmasına rağmen serindi. Arada yağmurlara hazırlıklı olmalısınız. Mutlaka yanınıza yağmurluk ve şemsiye alın. Akşam saatlerinde de hava oldukça serin oluyor. Kalın bir şeyler de atın valizinize 🙂 Prizleri için dönüştürücü almadan gitmeyin. Oradaki dönüştürücü fiyatları buradaki dönüştürücülerin 6 katı 🙂 www.gittigidiyor.com dan ya da büyük alışveriş mağazalarından bu prizi alabilirsiniz. İngiltere’ de çok akıcı bir İngilizce konuşuluyor birçok kelimeyi de konuşurken yutuyorlar. O yüzden bunlara şimdiden hazırlıklı olun orada şoklara girmeyin 🙂 Kalacak yer…

İtalya hep gitmeyi istediğim ülkelerin en başında geliyordu. Balkanlar ve Avrupa’yı bitirdikten sonra artık bu gizemli ülkeye gitme zamanı gelmişti. İki saate yakın bir uçak yolculuğu ardından Roma’daydık. Rehberimiz eşliğinde şehir turu ile gezimize başladık. İlk durağımız dünyanın en büyük amfi tiyatrosu olan KOLEZYUM. Sadece tiyatro oyunları için değil, hayvan dövüşleri, idamlar ve gladyatör mücadeleleri için de kullanılmış olan bu yapı yıllara meydan okumuş bir dev gibi karşımda duruyordu. İçeri girmek isterseniz 15 Euro gibi bir rakam ödüyorsunuz. Kolezyum’un dışında gladyatör giysileri ile fotoğraf çektirmeyi unutmayın :)) Güzel bir anı olarak kalıyor. Ama biraz pahalıya çekiyorlar mutlaka pazarlık yapın derim…

Varlık içinde yokluğa hapsolmuş günler yaşıyoruz. Hep daha fazlanın hayalini kuruyoruz. AZ ve HİÇ’ in gücünü bilmiyoruz. Eşyalara boğulup anlamsız bir koşturmacanın içeresinde AN’ ı yaşamadan geçmiş ve gelecek düşünceleri ile ömrümüzü tüketiyoruz. Buda’ nın felsefelerini öğrenmek için bu toprakların kokusunu içinize çekmelisiniz ve bu içsel yolculuğa daha fazla geç kalmadan mutlaka çıkmalısınız.. İstanbul’ dan sekiz saat süren uzun bir yolculuğun ardından Katmandu’ ya ulaşıyorum. Hiçbir ülkeyi bu kadar çok merak etmemiştim doğrusu. Bolca tütsü ve baharat kokulu hava alanını geride bırakıp Nepal sokaklarına bırakıyorum kendimi. Havada oldukça ağır ve nefes almayı zorlayan bir toz tabakasının altında, çılgınca çalınan kornalar,…

Bu güne kadar çok şehir gördüm ama Paris gibi muazzam ve aşk kokan bir şehir daha önce hiç görmemiştim. Sanki şehrin sokaklarından Edith Piaf’ın büyülü sesinden La Bohema şarkısı yankılanıyor. Gözleriniz orta çağdan kalma yaşlı ve büyüleyici yapılarla adeta kamaşıyor. Bir tarafta usul usul akan Siena Nehri. Diğer tarafta Eiffel Kulesinin görkemli gösterileri. Sanki çevrenizde gördüğünüz her bina sizinle konuşmak istiyor. Yılları biriktirmişler.. İnsan ister istemez dokunmak istiyor bu tarih kokan büyülü taşlara. O yılların yorgunluğunu, ıssızlığını, yalnızlığını hissetmek istiyor. Ve bu şehir ister istemez kelimelere gömüyor sizi. Elinizde kalem saatlerce yazmak istiyorsunuz. Her kelime ayrı bir anlam kazanıyor bu…

Kafkas dağlarının eteklerinde küçücük bir köy burası.. Hani hepimizin daha küçücükken elimize kalemi aldığımızda, bacasında duman çıkan, arkasında zirveleri karlarla kaplı dağları olan önünden çağlayan bir ırmağı geçen resimler çizerdik ya işte burası o masal resimlerinin gerçeği.. Batum’dan yedi saat süren, zorlu yolculuğumuzdan sonra pansiyonumuza ulaştık. Köye geldiğimizde yaşı 1000 yıllık, onlarca gözetleme kulesi karşılıyor bizi…Görkemli ihtişamlı kuleler tarihe uzanan bir yol gibi uzanıyor gökyüzüne..Sanki onlara dokunsam tüm hatıralarını anlatacaklarmış gibi bakıyorlar bana..Binlerce yıllık sessizlikten sıkılmış gibiler..Yorgunlar..Her gün fısıldadıkları masalları dinlemek için söz veriyorum Svan kulelerine.. Kulelerin fısıldadığı masallar..Kafkas dağlarının eteklerinde küçücük bir köy burası.Sevimli sakin kendi haline Burası Svaneti…

Üç buçuk saat süren yolculuğumuzun ardından Schiphol Havaalanına ulaşıyoruz. İner inmez bir sürpriz ile karşılaşıyoruz. Uçak çıkışında polisler tarafından sorguya alınıyoruz. Genelde Türk uçaklarına bu uygulama yapılırmış. İngilizce bilmeyen arkadaşımın pasaportuna el konulunca da şaşıp kalıyorum 🙂 Neyse ki durumu anlatıyorum pasaportlarımızı alıp çıkıyoruz. Havaalanından şehir merkezine 10 dk süren ( 4.5 Euro ) yolculuğumuzun ardından Amsterdam Şehir Merkezi İstasyonuna (Amsterdam Central Station) ulaşıyoruz. Buradan Tramvay yardımı ile Museumplein bölgesinde yer alan otelimize ulaşıyoruz. Tramvayda giderken güzelim evlerden kanallardan gözümü alamıyorum.. Bu şehir 1270 yılında Amstel nehrinin kıyısında bugünkü Dam meydanında bir balıkçı kasabası olarak kurulmuş. Kanallara yapılan setlere DAM…

Arbeit macht frei ( Çalışmak Özgürlüktür ) tabelası ile karşılandığınız bir ölüm kampı burası.. Burası Prag’a 200km kadar uzaklıkta olan Terezin Nazi Kampı; 20 bin insanın ölüme tanıklık etmiş ve insanın kanını donduran bir tarihe sahip.1940 yılında Naziler tarafından ele geçirilmiş ve toplama kampı olarak kullanılmış. Dünya üzerindeki lanetlenmiş kara parçalarından biri bence. Kampın dış bölümünde hayatını kaybetmiş insanların adına yapılan minik taş anıtları görünce şaşkınlığımı gizleyemiyorum. Sayıca o kadar fazlalar ki. Daha kampa girmeden böyle bir manzara zaten tüm gücünü sömürüyor insanın.. Aralarında dolaştığımda, bu anıtların üzerinde değişik ve küçük taşlar görüyorum..Sonra öğrendim ki ziyaretçiler ülkelerinden gelirken bu taşları…